Ardında Kalanlar I. Bölüm
“ Ardında Kalan Hasret”
Fatma Kerküklü
Bazen en çetin fırtınalara tek başına, göğüs germeye çalışıyor bazense sadece dallarında açan çiçeklerini sulamakla yetiniyordu gözleri. Hayatı bazen amansız bir mücadele hali, bazense sonsuz bir kabullenişti. Belki de en sakin, en ıssız ve en huzur veren duygulardan biriydi onun için her şeyi olduğu gibi kabul etmek.
Kimi zaman naif bir cümleyle imtihan edilmenin büyük bir lütuf olduğu gerçeğiyle ferahlayıveriyordu. Tıpkı o bildiği kadim sözün verdiği o his gibi “Odun yanar kül olur, insan yanar gül olur.” Derin manalı cümleler kuran insanlarla bizzat tanışmamış olsa bile, ruhunun derinliklerinden gelen o sesle, onlarla ister istemez gönül bağı kuruyordu uzaktan uzağa.
Çünkü ona göre, cümlelerini kurarken kelimeleri bir sarraf titizliğiyle dizen insan, kalbi incitmekten ürken, nezaketi hırka edinmiş bir ruhtu. Bazı cümlelerin insan gönlüne nakış gibi işlendiğine inanır, Ebû el-Hûreyra’nın o kadim sözünü bir fener gibi kalbinde taşırdı: “Bir kulun kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz, bulunamaz.”
İçindeki yangını bir nebze olsun dindirecek, ruhuna su serpecek tek bir cümlenin peşindeydi. Yeniden başlamak, o umut dolu hayat bulma ümidiyle bir kez daha yanmaya razı olmak istiyordu. Gönül dergâhının kapısını çalacak sihirli bir kelam arıyor, ancak gözlerinin önünde iyiye ve güzele dair ne varsa birer birer solup gidişini çaresizce izliyordu.
Sonunda, elinde tuttuğu kalemin bile anlamını yitirdiği o tekinsiz sınıra varmıştı. İyi olmak, ayağa kalkmak için ne kadar çok çırpınırsa, ruhu kendi acılarının dehlizlerine o kadar sağlam saplanıyordu. Belki de hayatla, kendisini üzen o karanlık gölgelerle düşmanlık etmek yerine, barışmanın vaktidir diye düşündü. Yüreğinde kanayan yaraları şefkatle kucaklamalı, elinde sargı bezleriyle o yaraların ardı sıra koşmalı ve onları iyileşmeye ikna etmeliydi.
İnsanın bazen kendi kalbine aşılmaz bir duvar ördüğünü ve dünyanın da bu duvara çarpmasına göz yumduğunu fark etti. Dış etkenlerin gürültüsünden önce, insan kendi kendine nazik davranmayı öğrenmeliydi. Kendi ruhunun elinden tutamayan bir ademoğlu, bir başkasından kendisini ayağa kaldırmasını nasıl bekleyebilirdi ki? Bu yarım kalmış yaşam öyküsü, kelimelerle örülü o kitap nihayete erdiğinde, sanki kendisi de nihayet tamamlanacaktı.
İnsanların yapay dünyasından uzaklaşarak; kuytu bir köşede, ulu bir ağacın gölgesinde kendi halinde şakıyan minik bir serçenin varlığında huzur aramaktaydı. Bahçedeki sert toprağa kökleriyle zar zor tutunmaya çalışan, boynu bükük ve kimsesiz kalmış masum bir çiçeğin şiirsel duruşunda teselli buluyordu. O çiçeğin mucizevi kokusu ve hayatın tüm zorluklarına rağmen direnen varlığı, ona kendi mücadelesini fısıldıyordu adeta.
En çok da babasının yokluğunu hisseden yanıyla, güneşin yüzüne vurmasını özlüyordu. Sıcak bir elin yanağına dokunması, saçlarını şefkatle okşaması gibi; tıpkı babasının o güven veren sıcaklığıyla üzerine doğmasını istiyordu güneşin. Oturup hiçbir şey yapmadan, zamandan ve mekândan sıyrılarak, yılların biriktirdiği gözyaşlarını özgürce akıtmayı diliyordu. İçinde büyüttüğü o gizli, kırılgan çiçekleri kendi gözyaşlarıyla sulamaya ihtiyacı vardı. Onu hatırlamak; ruhunun tüm sızılarına söküp atılamaz bir şifa, kalbinin maruz kaldığı tüm hastalıklara nihai bir çare gibiydi.
Onu anmak; bir nisan sabahında eski bir banka oturup denizin sonsuzluğuna ve gökyüzünün masumiyetine gözlerini dikmek gibiydi. Ruhun köhne dalgalardan sıyrılıp Kız Kulesi’nin yalnızlığına sığınması ve bir ömrü o sessiz kayalıkta tüketmeyi arzulamasıydı. Kelebeklerin hürriyetiyle, kuşların kanat çırpışıyla aynı çizgide, göğe doğru amansız bir yükselişti onun adı.
Tıpkı eski bir bayram sabahında, cami kapısından dönecek olan o tanıdık adımları umutla ve hasretle beklemek gibi. Ona varmak, yarım kalmış ne varsa tamamlamak, eksik yanlarını onun varlığıyla yamamaktı. Yokluğu bile tuhaf bir şekilde yollara ışık tutuyordu. Karanlık, onun çehresine öyle yabancı, öyle uzaktı ki; hiç tanımamış, hiç bilmemişti onu.
Ruhunda siyahın tek bir tonunu bile barındırmamıştı, işte bu yüzden, gidenin izi hep güneşe soruluyor, haberi hep aydan alınıyordu. Yıldızların ani parıltılarında onun bakışları gizliydi; sanki hiç gitmemiş, hiç eksilmemiş gibi. Karanlık dehlizleri bir anda aydınlığa boğan bir yıldızdı. Ondan gelen acı bile tatlı, kahrı ise ballı bir şerbet misali ruha şifaydı. “Babam,” nidası, günün telaşı içinde kaç kez dökülüyordu sessizce yüreğinden. Ya da aniden, tam da o anki çaresizliğini, yarasını anlatan edebi bir satıra, samimi bir duaya rastlardı. Kalbine dokunan o büyülü dokunuşla birlikte, sanki dünyadaki bütün dertler, kederler bir anlığına son bulurdu. Sonra bilmeden bastığı adımların cahilliğinde eriyip küle dönüyordu. Fakat hayat, durmaksızın dönen o tekerlek gibiydi; “yeniden” diyordu ona fısıldayan rüzgâr, “her şeye rağmen yeniden…”
Ne zaman karanlık koyulaşsa, kalbini ellerinde tutan Yaradan, ona her defasında bir ışık, sönmek bilmeyen bir ümit bahşediyordu.
Ve şimdi, tıpkı o tomurcuklar gibi, kalbinden de mevsimleri geçiriyordu. Ruhunun bir yanı ayazın, kışın ve soğuğun pençesindeyken; diğer yanı aniden güllük gülistanlık bir bağ bahçeye evriliyordu. Hayat onun için iki uçlu bir sarkaç gibiydi: Bir yanda mücadele, diğer yanda ise sonsuz, derin bir kabulleniş.
Bir sabah tesadüfen o cümlenin kıyısına ilişti yorgun gözleri. “Eksik, fazladan daha çok yer kaplar.” Bu tek cümlelik kapıdan içeri adım attığında, ruhunun derinliklerinde kaybolacağını henüz bilmiyordu. Yüreğinden sessiz bir Bismillah çekti ve günün ilk ışıklarıyla kendine doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe, zihninde koyulaşan soruların sesi daha da gürleşti.
Hep merak ederdi insanın canını en çok acıtan şey, hayatındaki eksiklikler midir yoksa sırtında taşıdığı fazlalıklar mı? İnsan kalbi, eksildikçe mi? dolardı yoksa üst üste yığılan duygularla mı? belki de diye düşündü, bir kalbin gerçekten dolabilmesi, ancak içindeki bazı şeylerin eksilmesi ile mümkündür. Çoğu insan o boşluğu aceleyle, eğreti yamalarla doldurmaya çalışırdı.
Oysa yapılması gereken o eksik parçanın bıraktığı boşluğu kör bir inatla değil, sabır çiçekleriyle süsleyebilmekti. İnsana bahşedilen kabiliyetlerin en güzeli, kalbindeki olumsuzlukların yerini hayırla, olumlu işlerle doldurabilme maharetiydi. Nihayetinde anladı ki, onun hayatında “eksik” sandığı ne varsa, heybesinde ona yük olan en büyük fazlalıktı. Ona göre, hayat tiyatrosuna girip çıkan her insana bir görev verilmişti.
Onlar öğreteceklerini öğretip, heybelerindeki emanetleri teslim edince, rolleri biter ve sessizce sahneden ayrılıverirlerdi. Dünyanın tüm karmaşasına inat, hayat tam da bu kadar basit, bu kadar berrak ve teslimiyet doluydu. O aslında kendi yalınlığı içinde akıp giden sade bir nehirdi, bu nehri karmaşık bentlerle dolduranın insanoğlunun kendisi olduğunu erkenden fark etmişti.
O gün, düşüncelerinin rotasını tamamen başka limanlara kırdı. Belki de bu, bugünün gerçeklerinden, yarının bilinmezliğinden kaçmanın sessiz bir yoluydu. Zira tam bir yıl önce, takvimler yine bu sonbaharı gösterirken, hayatının en sağlam kalesi henüz yıkılmamıştı. Babası yanındaydı.
Zihninin koridorlarında geriye doğru yürüdü. “Ne yapıyorduk tam da bu saatlerde?” diye geçirdi içinden. Belki salonun o sıcak aydınlığında, demli bir çay eşliğinde derin bir sohbete dalmışlardı ailece. Varlığının verdiği o sarsılmaz huzur her şeyin üzerini bir battaniye gibi örtüyordu. Sonra yine gözlerini pencereden dışarıya, şehrin gri siluetine çevirdi.
Son günlerinde babasını bu şehirden, bu tanıdık sokaklardan gitmeye ikna etmeye çalıştıkları o anları anımsadı. İçinde hafif bir hüzün belirdi. İnsanoğlu ne garipti ne zaman çıkmaza girse, hep uzakların cazibesine kapılırdı. Sanki bavulunu toplayıp bilmediği bir coğrafyaya adım atınca içindeki kırıklar tek tek kaynayacak, her şey mucizevi bir şekilde iyileşecekti.
Gitmenin, sadece mekân değiştirmek değil, kendinden kaçmak olduğunu ise ancak durup arkasına baktığında anlayabilecekti. Akıp giden günler ruhuna bir ilaç gibi geliyor, en düşmanlık ettiği anlar dahi bazen şifaya dönüşüyordu. Şimdi anlıyordu ki, babası gitmemişti; sadece ardında kalanlara bıraktığı o huzurla, başka bir şekilde kalmaya devam ediyordu.”
