Türkmenler: Hafızadan Geleceğe..!
Ali BAYATLI / Bağdat
Her şeyden önce sizleri saygıyla selamlamak ve bu makaleye önemli bir açıklamayla başlamak istiyoruz: Bu yazıda amaçladığımız şey, Türkmenler için en doğru ve en faydalı olanı aramaktır. Çünkü gerçek fayda; sağlam temellere dayanan, ayakları yere basan, köklü ve doğru bir milli dirilişle mümkündür. Bu da yalnızca bizim bakış açımızdır.
Soru şudur: Türkmenlerin milli bir uyanışa ihtiyacı var mı?
Diriliş; sloganların gürültüsüyle başlamaz. Resmi şıklıkla, geçici duyguların coşkusuyla ya da heyecan anlarında söylenen ve sonra rüzgar gibi dağılıp giden sözlerle de başlamaz. Gerçek diriliş; bazen acı veren ama her zaman samimi olan derin bir bilinç anıyla başlar. Bir milletin tarihin aynasına bakıp kendisine şu soruları sormasıyla başlar: Biz kimiz? Ne olmak istiyoruz? Ve bir zamanlar büyük milletlerin kitabında güçlü bir satır iken, bugün sadece bir dipnot haline gelmemek için ne yapmalıyız?
İşte bütün fikri ve duygusal ağırlığıyla bugün Irak Türkmenlerinin önünde duran soru budur. Türkmen halkı bu coğrafyada ne bir yabancıydı ne de tarihten geçen geçici bir misafir. Yüzyıllar boyunca Mezopotamya’nın medeniyet dokusunun ayrılmaz bir parçası olmuş, şehirlerini korumuş, siyasi ve kültürel süreçlerde rol oynamış ve Orta Asya’nın derinliklerinden Irak’ın ovalarına uzanan büyük bir hafızayı taşımış bir millettir.
Ancak Alman filozof Hegel’in dediği gibi:
“Eski ihtişamları üzerinde uzun süre uyuyan milletler, kendileri için yeni bir hayat projesi kuramazlarsa tarih onları affetmez. Çünkü milletler yalnızca geçmişte sahip olduklarıyla değil, her yeni çağda kendilerinden ne üretebildikleriyle ölçülür.”
Bu nedenle asıl soru “Türkmenler neden geri kaldı?” değildir. Asıl soru şudur: Türkmenler ayağa kalkmak için neye ihtiyaç duyuyor? Çok uluslu bir ülkede, kendisinden daha büyük ve daha güçlü iki millet arasında yaşayan bir halk; kendi varlığını nasıl koruyabilir, nasıl güçlendirebilir ve tarihsel bir hatıradan yaşayan bir medeniyet gücüne nasıl dönüşebilir?
Ayağa kalkmak isteyen her milletin ilk ihtiyacı kendisine inanmasıdır. Çünkü özgüvenini kaybeden toplumlar zamanla geleceği inşa eden milletler olmaktan çıkar, sadece hayatta kalmaya çalışan korkulu topluluklara dönüşürler. Şu cümleye dikkat edin:
“Kendisine olan güvenini kaybeden milletler, zamanla geleceği kurmak yerine sadece hayatta kalmaya çalışan korkulu topluluklara dönüşür.”
Ne kadar çok millet vardır ki zayıf olduğu için değil, kendisini zayıf sandığı için kaybolmuştur. Milli bilinç kör bir fanatizm değildir. Bazı insanların düşündüğü gibi başkalarına düşmanlık da değildir. Aksine insanın kendi milletinde kendisini görmesi, dilinde kalbinin hafızasını bulması ve tarihinde varlığının köklerini hissetmesidir.
İbn Haldun yüzyıllar önce milletlerin ancak “ortak dayanışma ruhu” ile ayağa kalkabileceğini söylemiştir. Yani insanları nefret temelinde değil, ortak kader ve ortak inanç temelinde bir araya getiren ruhla.
Bu yüzden Türkmen milli dirilişi öncelikle toplumsal bilincin yeniden inşasıyla başlamalıdır. Çünkü karmaşık siyasi ortamların en büyük tehlikesi; özgüvenin erimesi ve ortak hafızanın kaybolmasıdır. Tarihini bilmeyen milletler kolay yönlendirilir, kolay dağıtılır ve kolay unutulur. Bu nedenle hafıza kültürel bir lüks değil, varoluşun temelidir.
Türkmen çocuğu kendi halkının sadece “azınlık” olmadığını; askeri, siyasi ve kültürel anlamda büyük katkılar sunmuş köklü bir millet olduğunu öğrendiğinde içinde yeni bir bilinç uyanır. Bu bilinç kibir değil; özgüvendir. Kendisine, ailesine ve toplumuna duyduğu güven…
Fakat geçmiş tek başına yeterli değildir. Milletler yalnızca geçmişle yaşayamaz. Aksi halde bütün medeniyetler müzeye dönüşürdü. Türkmen halkının geleceğe dönük bir projeye ihtiyacı vardır. Çünkü insan sadece hatıralar için değil, yarın için mücadele eder.
Bugün asıl mesele şudur: Türkmenlerin açık ve net bir milli hedefi var mı? Türkmen gençlerine umut veren; kültürel, eğitimsel, ekonomik ve siyasi bir gelecek vizyonu sunulabiliyor mu? Çocuklarına geniş bir gelecek ufku ve umut veremeyen milliyetçilik zamanla sadece nostaljiye dönüşür. Oysa nostalji tek başına millet kuramaz.
Milli dirilişin en büyük şartlarından biri bilimdir. Çünkü cehalet milletlerin en büyük mezarlığıdır. Kur’an-ı Kerim’de inen ilk emir olan “Oku” sözü, insanlığa çok büyük bir mesaj vermektedir: Kalkınma önce bilgiyle başlar; güçten önce akıl gelir.
Ayağa kalkmak isteyen Türkmen toplumu yalnızca kimlik bayrağını değil; üniversitenin, laboratuvarın, okulun, kitabın ve bilimsel araştırmanın bayrağını da yükseltmelidir. Çünkü modern çağda gerçek güç sadece siyasetle değil, zihinlerin inşasıyla kazanılır. Japonya’nın başarısı çok bağırmasından değil, çok öğrenmesinden kaynaklanmaktadır.
Sonra dil gelir… Dil sadece iletişim aracı değildir; insanın içinde yaşadığı vatandır. Dil; hafızadır, şiirdir, türküdür, hikmettir ve dünyayı algılama biçimidir. Dil zayıflarsa ruh da zayıflar.
Buradaki amaç Türkmenlerin kendi dillerine kapanıp dünyadan kopması değildir. Amaç; Türkmen Türkçesinin yaşayan bir medeniyet köprüsüne dönüşmesidir. Öğretilen, yazılan, söylenen, sanat ve medya üreten bir dil haline gelmesidir. Çünkü bazı milletler savaşta değil, kendi dillerini konuşmayı bıraktıkları gün yok olurlar.
Fakat milletleri sadece okullar ayağa kaldırmaz; aydın kadrolar da kaldırır. Tarihte yükselen her milletin önünde düşünürler, şairler, tarihçiler, eğitimciler ve sanatçılar vardı. Türkmen halkının da geçmişe ağlayan değil, geleceği kuran yeni bir düşünce sınıfına ihtiyacı vardır. Akılcı, gerçekçi, çağın diliyle konuşan ve kökleriyle modernliği birleştiren bir aydın sınıfına…
Aynı zamanda hiçbir millet ekonomik olarak zayıf ve kalkınma açısından geri bırakılmış halde uzun süre ayakta kalamaz. Çünkü uzun süreli yoksulluk toplumsal aidiyeti zayıflatır. Ekonomi sadece geçim meselesi değil, aynı zamanda kimlik meselesidir. Eğitimli insanını, tüccarını, yatırımcısını ve kurumlarını yetiştiren toplumlar daha güçlü ayakta kalır.
Bu nedenle Türkmen dirilişi; üretken bir ekonomik sınıfa, çalışma kültürüne ve gençliği, kadını ve eğitimi destekleyen sivil kurumlara ihtiyaç duymaktadır.
Türkmenlerin anlaması gereken önemli gerçeklerden biri de şudur: Güç sürekli çatışmayla kurulmaz. Akıllı milletler köprüleri yakmadan da kendi varlıklarını koruyabilirler. Irak çok uluslu bir ülkedir ve Türkmenler bu ülkenin asli unsurlarından biridir. Bu nedenle milli bilinç; Araplara, Kürtlere ya da başka topluluklara düşmanlık anlamına gelmemelidir.
Kur’an-ı Kerim’in şu ayeti büyük bir medeniyet kuralı ortaya koymaktadır:
“Sizi milletler ve kabileler halinde yarattık ki birbirinizi tanıyasınız.”
Yani çatışmak için değil, birlikte yaşamak için…
Olgun milliyetçilik; kimliği korurken birlikte yaşamayı başarabilmektir. Başkalarına düşman olmadan kendi varlığını savunabilmektir.
Bugün Türkmenlerin en büyük ihtiyacı; sürekli tepki veren bir toplum olmaktan çıkıp bilinçli hareket eden bir topluma dönüşmektir. Çünkü dünya dağınık ve zayıf toplulukların sesini değil; örgütlü, bilinçli ve üretken toplumların gücünü dikkate alır.
Fransız düşünür Ernest Renan’ın dediği gibi:
“Millet sadece ortak dil veya ortak ırk değildir; birlikte yaşama iradesidir.”
Gerçek diriliş; Türkmen insanının kimliğini sadece resmi belgelerde yazan bir isim olarak değil, bir medeniyet sorumluluğu olarak görmesiyle başlar. Eğitimli olmakla, dürüst olmakla, üretmekle, diline sahip çıkmakla ve dünyaya açık olmakla…
Çünkü küçük milletler doğru vizyonla büyüyebilir; büyük milletler ise anlamlarını kaybettiklerinde küçülebilirler.
Peygamber Efendimizin şu sözü bu noktada büyük anlam taşır:
“Allah yaptığı işi sağlam yapan kişiyi sever.”
Gerçek kalkınma da işte burada başlar: İşini iyi yapmakta, eğitimi düzeltmekte, insan yetiştirmekte, kültürü korumakta, ekonomiyi geliştirmekte ve yeni nesiller yetiştirmektedir.
Şimdi şu ifadeye dikkat edin:
“Elit kadro yetiştirmek…”
Çünkü gerçek kalkınmanın temel direği güçlü kadrolardır. Halkın sevgisini kazanan, ahlaklı, mütevazı, dürüst, değişen şartlara uyum sağlayabilen, temiz bir geçmişe sahip ve enerji dolu kadrolar…
Burada çok önemli bir noktayı vurgulamak gerekir: Eğer böyle bir elit kadro oluşmazsa, milli diriliş eksik, zayıf ve sonuçları belirsiz olur.
Milletler yalnızca toprak ve sınır değildir. Milletler yaşayan bir bilinç ve ortak bir iradedir. Bu irade ise kendiliğinden ayağa kalkmaz; düşünen bir akla, koruyan bir vicdana ve halkın kaderini taşıyacak lider kadrolara ihtiyaç duyar.
Tarihte nice milletler vardı ki güçlü bir geçmişe ve haklı bir davaya sahip olmalarına rağmen başarısız oldular. Çünkü onları yöneten insanlar sorumluluğun ağırlığını taşıyamadı. Buna karşılık küçük bazı milletler ise güçlü bir vizyon, şeref, azim ve adalet duygusuyla ayağa kalkmayı başardı.
Gerçek liderlik yüksek sesle konuşmak değildir. Gerçek liderlik; temiz bir geçmişe sahip olmak, güç ile esnekliği, kararlılık ile hikmeti bir arada taşıyabilmektir. Çünkü gerçek lider makamını değil, halkını düşünür. Liderliği çıkar değil, sorumluluk olarak görür.
Türkmen halkı bugün kendi milli varlığını güçlendirmek istiyorsa; geçmişi bilen ama geçmişte yaşamayan, kimliğini koruyan ama fanatizme düşmeyen, siyaseti çatışma değil hakları akıllıca koruma sanatı olarak gören bir kadroya ihtiyaç duymaktadır.
Ayrıca unutulmaması gereken bir başka mesele de şudur: Devletin ve toplumun bütün kurumları önemlidir. Çünkü baş ne kadar zeki olursa olsun, eğer bedenin eklemleri hasta ve zayıfsa bütün beden çöker. Milletler de böyledir.
Elit kadrolar küçük çıkarların peşine düştüğünde milli bilinç zayıflar ve fırsatlar kaybolur. Ama temiz, dürüst, eğitimli ve vizyon sahibi insanlar ortaya çıktığında milli kimlik; geçici bir duygudan yaşayan bir toplumsal güce dönüşür.
Bazı insanlar elit olmak için yalnızca şık görünmenin, sahte vaatler vermenin ya da çıkar ilişkileri kurmanın yeterli olduğunu sanıyor. Oysa bu açık bir hatadır. Gerçek liderlik; sonuç üreten adımlar atmak, sürekli aynı yerde dönüp durmamak ve karşılık beklemeden hizmet etmektir.
Bugün Türkmen halkı geçmişe ağlamaktan çok, geleceği kuracak cesarete ihtiyaç duymaktadır. Çünkü tarih sadece geçmişi övenlere değil; geleceği inşa edenlere yer verir.
Milletler; acıyı bilince, hafızayı projeye, korkuyu kararlılığa dönüştürdükleri zaman yükselirler. Ve işte o zaman milliyetçilik yalnızca söylenen bir söz olmaktan çıkar; insanların içinde yaşayan bir ruha dönüşür.
Ve dünyaya şu mesajı verir:
“Biz tarihin kenarında duran silik bir gölge değiliz. Biz hafızası olan, kökleri olan ve gelecekte hak ettiği yeri almak isteyen bir milletiz.”
