Türkmen Şehidi Günü:
Irak’ın çağdaş tarihinde onur, şeref ve cesaretin gündür.
Ali BAYATLI- Bağdat
Türkmen Şehitleri Günü’nün yıl dönümü, unutulmaz acılar ve hüzünler taşıyarak üzerimize geliyor; aynı zamanda onur ve cesaretin sembolü olan kahramanlarımızın fedakârlıklarıyla dolu bir gururu da beraberinde getiriyor. Bu tarihi günde, Türkmen halkının büyük liderleri, hak ve özgürlük mücadelesini susturmaya çalışan kanlı Baas rejimi tarafından şehit edildi.
Bu acı dolu anma, yalnızca geçmişin hüznünü hatırlamak değil, aynı zamanda haklar ve adalet uğruna canlarını feda eden o liderlere vefa borcumuzu hatırlatmaktadır. Bu gün, onların mücadele mirasını anlamak ve uğruna hayatlarını verdikleri değerleri yaşatmak için bir davettir.
Bugün, bu anlamlı günü anarken, onların izinden gitme ve uğruna mücadele ettikleri ilkelere sadık kalma sözümüzü bir kez daha yineliyoruz.
Bu acı dolu günde, milletimizin öncü liderlerinden şehitlerimizi gurur ve hüzünle anarken, Onların çok anlamlı ve saklanan hikayeler var. Özellikle o günleri yaşayanlar. Örneğim Şehit liderimiz Abdullah Abdurrahman’ın oğlu rahmetli Dr. Faruk Abdullah’ın bizlere anlattığı bir hikâye, bu fedakârlığın derin anlamını yansıtıyor.
Bir gün, merhum Dr. Faruk’la ofisinde oturuyorduk. Her zamanki gibi işlerimizi ve durumumuzu takip ediyor, bize halkımız ve milliyetimizle ilgili bazı konularda tavsiyelerde bulunuyordu. O sırada, o zorlu günlerden kalan anıları anlatmaya başladı. Dr. Faruk Abdullah anlatıyor: “1979 yılında başlayan tutuklamalarda ilk olarak Şehit Adil Şerif, ardından Şehit Dr. Necdet Koçak gözaltına alındı. Haftalarca onlardan bir haber alamadık. Bir gün babam eve öfkeli bir şekilde geldi. Bir tanıdığından, tutukluların Saddam rejiminin cezaevlerinde ağır işkencelere maruz kaldığını öğrenmişti. Ona yurtdışına kaçmasını önerdim, ancak bunu şiddetle reddetti ve şöyle dedi: ‘Kaçmak korkaklıktır, bunu yapmam. Ayrıca benim kaçmam, tutuklular hakkındaki suçlamaları haklı çıkarır ve siz, kardeşlerin ve akrabalarımız da tutuklanır ve işkence görürsünüz.
Yaklaşık üç hafta geçti, sonra ev telefonumuz çaldı. Arayan Saddam rejiminin Emniyet Genel Müdürlüğü güçleriydi ve babamı ertesi gün Emniyet Müdürlüğü’ne çağırdılar. Babama hemen saklanması veya kaçması gerektiğini söyledim ama şöyle cevap verdi: Yanlış ya da haram bir şey yapmadım. Onlarla yüzleşeceğim.
Ertesi sabah babam Emniyet Müdürlüğü’ne gitti ve bir daha evine geri dönmedi. Daha sonra öğrendik ki, babam ve diğer şehitler dokuz ay boyunca ağır işkencelere maruz kalmış. Bu işkencelerin amacı, gizlice kurdukları Türkmen Milliyetçi Hareketi’nin üyelerinin isimlerini öğrenmekti. Bu örgüte yaklaşık 400-600 Türkmen katılmıştı ve ben bile tam üye sayısını yada isimlerini bilmiyordum.
İdamından birkaç gün önce, Emniyet güçleri babamı ziyaret etmemize izin verdi. Onu gördüğümüzde durumu çok kötüydü; gözleri şişmiş, vücudu işkenceden harap olmuştu. Özellikle şeker hastalığı için gerekli ilaçları kesilmişti. Yüzünde tarif edemediğim bir ifade vardı, sanki bizi son kez görüyordu.
Ona moral vermek için bir oğlum olduğunu ve adını ‘Oğuz’ koyduğumu söyledim. Çok sevindi ve ‘Bu isim güzel, Türkmen boylarının kökenini gösteriyor,’ dedi. Ardından bana şu vasiyeti bıraktı: hareketteki kardeşlerimize ilet ki, biz işkencelere rağmen tek bir isim bile vermedik. Rahat uyusunlar, endişe edecek bir şey yok. Eğer idam edilirsem, cenazemi Kerbela’daki şehitler diyarına götür. Çünkü kim halkı ve milleti uğruna ölürse, o bir şehittir ve şehitler diyarında yatmayı hak eder. Ayrıca cenazemin Kerkük’e götürülmesi halkımızı ayağa kaldırır ve büyük bir gösteriye dönüşür. Saddam rejimi bunu bahane ederek Türkmenlere çok idamlar ve büyük zarar verir.
Birkaç gün sonra Emniyet güçleri beni aradı ve babamın cenazesini almamı söylediler. Gidip cenazeyi aldık, ancak idamda kullanılan ipin ücretini ödemek zorunda kaldık; o dönemde tam olarak hatırlamıyorum ama yaklaşık 7 dinardı. Cenazeyi Kerbela’ya götürdük ve babamı şehitler diyarına defnettik.
Eve döndükten sonra yeni bir sıkıntı dönemi başladı. Babama ait tüm menkul ve gayrimenkul emlek ve mala, rejim tarafından el konuldu. Hatta evimizdeki eşyalar bile alınmıştı. Sadece annemin üzerine kayıtlı olan bir ev kaldı ve şans eseri orada kalabildik. İlk aylarda yerde yemek yiyorduk, gazete kağıtlarını altımıza sermek zorundaydık.
Cenazeden iki gün sonra Kerkük’teki akrabalar ve tanıdıklar aramaya başladı. Hepsi öfkeliydi ve bana Cenaze nerede? diye sordular. Babamın vasiyetini açıklayınca daha da kızdılar, hatta bazıları benimle ilişiğini kesti. Sonradan öğrendim ki, babamın idam edileceği gün yüzlerce kişi Kerkük’ün girişinde toplanmış, cenazeyi karşılayıp büyük bir protesto düzenlemek istiyorlarmış. Babamın ne kadar haklı olduğunu ve vasiyetindeki hikmeti o gün anladım; çünkü eğer cenaze Kerkük’e gitseydi, Türkmen halkı katliamla karşı karşıya kalacaktı.”
Dr. Faruk Abdullah, gözleri masanın köşelerine dalmış bir şekilde birkaç an sustu. O an, gözlerinde derin bir hüzün ve içindeki anlatılamaz acı parlıyordu. Hafifçe başını kaldırdı, sessizliğini bozdu ve geçmişin yükünü taşıyan bir sesle konuşmaya başladı:
“Bu günlerin üzerinden uzun yıllar geçti. Tam olarak 24 yıl sonra, 2004 yılının başında, Türkmen Cephesi’nin başkanlığı görevini üstlendim. Cephenin merkezi o zamanlar Bağdat’taydı. Adım, medyada sıkça anılmaya başlamıştı. Bir gün, parti binasının güvenlik şefi, yaşlı bir arap doktor beni görmek istediğini bildirdi. İçeri girmesine izin verdim. Ağır adımlarla odaya giren bu saygıdeğer Doktor, Bağdat’ın Azamiye semtinden olduğunu söyledi.
Bana duygulu gözlerle baktı ve Arapça şöyle sordu: Sen Abdullah Abdurrahman’ın oğlu musun? Hızlıca cevap verdim: Evet, ben onun oğluyum. Doktor hüzünle gülümsedi ve dedi ki: Bu ismi asla unutmadım, unutamam.
Sonra hatıralarını anlatmaya başladı: 1980 yılında Saddam rejiminin zindanlarında doktor olarak çalıştığını, idamlarda görev aldığını ve ölüm raporlarını hazırladığını söyledi. Ancak hayatı boyunca hiçbir insanın, babam Abdullah Abdurrahman gibi büyük bir vakarla darağacına yürüdüğüne şahit olmadığını dile getirdi.
Doktor şöyle devam etti: Onu darağacına götürdüklerinde sarsılmaz bir onur ve kararlılıkla yürüyordu. Gardiyanlardan, kendisini yalnız bırakmalarını istedi; çünkü o, kirli Baas rejiminin eliyle dokunulmak istemiyordu. Kendisi, başı dik bir şekilde yürüyerek ipi boynuna geçirdi. Ve yüksek bir sesle “Yaşasın Türkmen” dedi, ardından şehadet getirdi ve idam edildi. O an, gördüğüm o yüce duruş ve vakar beni derinden etkiledi. O, gerçekten de büyük bir insandı. Onun bu heybeti hala hafızamda canlı bir şekilde duruyor.
Doktor, gözlerindeki yaşlarla sözlerini şöyle tamamladı: Seni medyada görünce ve adını duyunca, gelip bu hikayeyi seninle paylaşmak istedim. Babanın ne kadar büyük bir insan olduğunu bilesin ve onun oğlu olduğuna emin olayım istedim. Sonra selam vererek binadan çıktı.
Burada Dr. Faruk, bu hikâyeyi paylaştıktan sonra yeniden sessizliğe büründü, anılar anlatmak bitti ve başka konulara başladı. Ama ben ve arkadaşlar o anılar şaşkınlıkla hayal etmeye devam ettik.
Hocalarım, Değerli dostlarım:
Şehitlerimizi anarken, aklımıza ilk gelen şey, onların ilkelere olan bağlılıklarıdır. Onlar, milletimizin onuru ve hakları uğruna canlarını feda ettiler. Kanlarıyla bize bir yol çizdiler; bu yol, onurun ve cesaretin yoludur. Bize açıkça şu mesajı bıraktılar: İlkelere asla taviz vermeyin, haklarınızdan asla vazgeçmeyin.
Bu yolda ilerlemek için birlik içinde kalmalı, kenetlenmeli ve tek yürek, tek ses olmalıyız. Gücümüz her zaman birliğimizde saklıdır. Bu birlik, bizi daha güçlü yapar ve gelecekte karşılaşacağımız zorluklara dik durmamızı sağlar.
Dilimizi, Allah’ın bize bahşettiği bu büyük nimeti, korumak ve gelecek nesillere aktarmak için çaba göstermeliyiz. Dilimiz sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kimliğimizin ve kültürümüzün bir yansımasıdır. Onu korumak, Allah’ın insanlara verdiği en büyük işaretlerden birine sahip çıkmaktır.
Gelecek nesillerimiz için adalet dolu bir gelecek inşa etmek bir seçenek değil, kutsal bir görevdir. Onlara haklarını koruyan ve hayallerini gerçekleştirmelerine fırsat veren bir ortam sunmalıyız. Bu, ancak milletimizin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarak, ortak bir amaç uğruna birlikte çalışırsak mümkün olacaktır.
Bu kararlılık ve birlik sayesinde, şehitlerimizin fedakârlıklarını onurlandıracak, miraslarını bir ışık gibi geleceğe taşıyacağız. Böylelikle milletimizin sesi güçlü kalacak ve varlığımız uluslararası arenada daima sağlam bir şekilde hissedilecektir.”
Son olarak, büyük liderimiz şehit Dr. Necdet Koçak’ın idam öncesi O kanlı rejimin kollarında, taşların bile korkuyla titrediği bir dönemde, cesaretle söylediği şu sözleri hatırlamalıyız:
“Hiçbir şey değişmesin…
Doğru olduğunu.. Bildiğiniz yolda devam edin,
Söyleyin arkadaşlara korkmasınlar,
Bu dava yerde kalmayacaktır.”
