Ali BAYATLI – Bağdat
Türkmen kadını… Sadece bir isim değildir onunki; bin yılların sabrını, acısını, direnişini ve sevgisini taşıyan sessiz bir çığlıktır. O, evinde yemek pişirirken de bir kahramandır, sokakta çocuğunu korurken de. Herkes susarken o susarak konuşur. Çünkü bilir ki, onun her sessizliği aslında bir tarihin haykırışıdır. Türkmen kadını, hayatın bütün zorlukları karşısında ayakta kalabilen, düşse bile kalkmayı bilen, ağlasa bile gözyaşını evladına göstermeyen, kendinden önce ailesini, toplumunu, milletini düşünen bir varlıktır. Yüzyıllardır Irak topraklarında var olan Türkmen halkının taşıyıcısı, kültürünün bekçisi, dilinin koruyucusudur.
1959 yılı Temmuz ayında Kerkük sokaklarında kopan kıyamet, Türkmen tarihinin en kara günlerinden biriydi. Bu katliamda, yalnızca Türkmen erkekler değil, onların ardından feryat eden kadınlar da hedefteydi. Türkmen kadınları, o sıcak yaz gününde evlatlarını, eşlerini, kardeşlerini evden çıkarken uğurlarken bunun bir veda olduğunu bilmiyordu. Ama birkaç saat içinde sokaklar kurşun sesleriyle yankılanmaya başlayınca, her kadın evladının sesi için dua etmeye başladı. Kimi pencereden bakmaya cesaret edemedi, kimi sokak başında beklemeye koyuldu. Ama ne yaptıysa olmadı; erkekler sırf Türkmen oldukları için, kendi kimliklerine sahip çıktıkları için acımasızca öldürüldü.
Kadınlar cesetleri sokaklarda bırakılmış eşlerinin, oğullarının başında ağlamaya bile cesaret edemedi. Yas tutmak bile yasaktı. Bazı kadınlar, çocuklarını alıp evlerinden kaçmaya çalıştı ama kapılar kapalıydı, sokaklar ölüm doluydu. Evler basıldı, kadınlar aşağılandı, küçük yaşta çocuklar korkuyla titredi. Türkmen kadını o gün sadece bir acıya değil, bir soykırıma tanıklık etti. Ama bu tanıklık onu kırmadı. Tam tersine, kalbinde büyüttüğü yas, bir milletin unutulmaz hafızasına dönüştü.
Kadınlar, cesaretleriyle evlatlarını korumaya çalıştı. Kimi çocuğunu koltuğunun altına alıp onu hedef olmaktan kurtardı, kimi eşini kurşunların önünde siper etti. O gün Türkmen kadınları yalnızca yas tutmadı; direndi, mücadele etti, çığlıklarıyla dünyanın sessizliğini delmeye çalıştı. Onların sessiz kahramanlığı, 1959’da sokağa dökülen kan kadar unutulmazdır. Ve bugün biz, onların o günkü sabrını, metanetini, çırpınışını anlatmadan Türkmen tarihini anlatamayız.
1980’li yıllar geldiğinde, Irak’taki Türkmen halkı için yeni bir karanlık dönem başladı. Baas rejimi tarafından Türkmen erkeklerine yönelik sistematik infazlar başladı. Onlarca Türkmen genci, hiçbir yargı süreci olmadan sırf Türkmen oldukları, anadillerinde konuştukları ya da Türkmenliklerine sahip çıktıkları için idam edildi. Hapishanelerde işkenceler altında kaybolan oğulların ardından analar gözyaşı dökerken, bu gözyaşlarını kimse duymadı. Kadınlar eşlerini, kardeşlerini, evlatlarını bir daha görmemek üzere zindan kapılarında uğurladı. Her infazda bir annenin yüreği dağlandı, bir eşin bekleyişi sona erdi. Ama hiçbir Türkmen kadını, bu zulme karşı boyun eğmedi. Evine dönerken bir yandan çocuklarına bakmaya, bir yandan da sessizce direnmeye devam etti. O yıllarda Türkmen kadını için her sabah, bir evladın cenaze haberiyle uyanma korkusuyla başlıyordu.
1991 yılı ise, Türkmenler için acının katlandığı bir başka yıl oldu. Altunköprü’de, Saddam rejiminin emriyle 100’den fazla Türkmen erkeği, genç yaşlı demeden, çocuklarının ve eşlerinin gözleri önünde topluca kurşuna dizildi. Kadınlar o an ne çığlık atabildi, ne de yas tutabildi. Çünkü yas bile onlara haramdı. Gözlerinin önünde kurşunlanan eşlerinin cansız bedenlerine bile dokunmalarına izin verilmedi. Çocuklarını korumaya çalışan anneler, korku içinde titreyen yavrularına sarılıp onları teselli etmeye çalıştı. O gün Altunköprü’de yaşananlar, yalnızca bir katliam değil; bir halkın onuruna sıkılan kurşunlardı. Ama Türkmen kadını, bu kurşunların karşısında yere diz çökmedi, başını eğmedi.
1991’den sonra başlayan ekonomik ambargo, yalnızca gıdayı değil, insan onurunu da yok etti. Türkmen kadını, yokluğun ne olduğunu o yıllarda daha derin yaşadı. Un, pirinç, yağ gibi temel ihtiyaçlar karaborsaya düştü. Ama kadınlarımız her şeye rağmen evinin ocağını söndürmedi. Mercimekten ekmek, soğandan yemek yaptı. Çocuklarının aç yattığı gecelerde kendi açlığını hiçe saydı. Pazarda bulamadığını komşusuyla paylaştı, elindekini yarıya bölerek evlatlarına sundu. Açlıkla, yoklukla, çaresizlikle mücadele ederken, gözünde bir damla yaş yoktu. Çünkü onun ağlamaya vakti yoktu. Türkmen kadını o yıllarda sabırla yoğruldu, suskunlukla büyüdü ve acıdan bile onurla çıkmayı başardı.
Ama Türkmen kadınının sınavı yalnız bunlarla kalmadı. Yıllarca süren Araplaştırma politikaları sonucunda dili yasaklandı, kültürü bastırıldı. Sayımlarda kimliği silindi, okullarda anadili öğretilmedi. Kadınlarımız iş bulamadı, siyaset sahnesinden dışlandı, devlet dairelerinde yer bulamadı. Hatta bazı şehirlerde, bir Türkmen kadının devlet makamlarında görev alması neredeyse imkânsız hâle geldi. Uluslararası insan hakları belgelerinde yazılı olan en basit haklar dahi ona çok görüldü. Eğitimde, sağlıkta, sosyal hizmetlerde her zaman ikinci planda bırakıldı. Ama bütün bunlara rağmen Türkmen kadını şikâyet etmedi, yüreğine taş bastı ve bir kez daha sabretti.
2014 yılı geldiğinde, acı bir kez daha kapıyı çaldı. Bu sefer gelen, insanlık düşmanı terör örgütü DEAŞ’tı. Telafer, Amirli, Tuzhurmatu ve daha birçok Türkmen yerleşimi işgal edildi. Evler yakıldı, çocuklar kaçırıldı, kadınlar esir alındı. 200 ila 500 arası Türkmen kadının kaçırıldığı tahmin ediliyor; bunların çoğu köle pazarlarında satıldı, zorla evlendirildi, işkence gördü. Geri dönebilen kadınlar ise toplumdan dışlandı, sessizliğe mahkûm edildi. Fakat bunlara rağmen, bazı kadınlar ellerine silah alarak cephede savaştı. Kimi oğlunun yanında, kimi eşinin ardında, kimi kardeşiyle omuz omuza durdu. Amirli kuşatmasında kadınlar sadece yemek pişirmedi, mermi taşıdı, yaralıları tedavi etti. Ve kimisi o direnişte canını vererek şehit oldu.
Bugün Türkmen kadını hâlâ mücadele ediyor. Telafer’de, Kerkük’te, Diyala’da psikolojik destek merkezleri açıyor, kadın girişimciliği teşvik ediyor. Kendi sesi duyulmasa da, evlatlarının sesiyle kendini var ediyor. Kimi zaman oğlunun başarısıyla, kimi zaman kızının okula gidişiyle gururlanıyor. Siyasette az sayıda da olsa temsil edilmeye başlandı ama yerel yönetimlerde hâlâ yok denecek kadar az. Buna rağmen Türkmen kadını, “Vazgeçmedik, çünkü biz suskunluğumuzdan umut büyüttük,” diyor. Ve o umut, onun gözlerinde parlamaya devam ediyor.
Türkmen kadını; kocasının infazına şahit olmuş bir eş, çocuğunun açlığını kendi yüreğinde bastırmış bir anne, anadili yasaklanmış ama onu evlatlarına fısıldamaktan vazgeçmemiş bir öğretmendir. O, sadece bir birey değil; bir milletin namusu, dili, sesi ve umududur. Ne kadar bastırılmaya çalışılsa da, ne kadar unutulmak istense de, o kadının ayakta duruşu bir halkın ayakta kalışıdır. Türkmen kadını düşmedi, düşmeyecek. Çünkü o, bir milleti ayakta tutan en büyük güçtür.
