Hikaye-Novella
Bir Sonraki Durak: “Tımarhane”
Rubaba SAHİB
Şehir, devasa bir beton öğütücü gibi uğulduyordu. Akşamın gri kefeni caddelerin üzerine serilirken, 41 numaralı hat otobüsü, kirli camlarına çarpan yağmur damlalarıyla birlikte ağır ağır ilerliyordu. İçerideki hava; ıslak pardösü, ucuz tütün ve saklanmaya çalışılan derin kederlerin kokusuyla ağırlaşmıştı. Ben, en arka koltukta, bir gölge gibi sinmiştim. Elimdeki deftere, bu demir yığınının içindeki ruhları not düşüyordum.
Ön sıralarda vakur oturuşuyla Nihan vardı. Kocası onu bir mücevher kutusunda saklar gibi sevmiş, ona orta düzeyde ama huzurlu bir hayat sunmuştu. Ancak Nihan’ın içinde, hiçbir şefkatin doyuramadığı o marazi romantizm arayışı pusuya yatmıştı. Bu doyumsuzluk, çocukluğunda izlediği bir sahnenin zehirli meyvesiydi: Teyze çocukları olan anne ve babasının evliliğinde, annesinin dominant tavırları altında ezilen, silikleşen babasının o zavallı hali… Babasını “takmayan” bir annenin dizinin dibinde büyürken, sadakati zayıflık, huzuru ise sıkıcılık sanmıştı. Şimdi çantasında, kocasının dün titreyen ellerle aldığı o pembe bebek patikleri duruyordu. Hansı ki o masum yün, artık işlediği günahın teriyle lekelenmişti.
Dün akşam, şehrin üzerine kirli bir yorgan gibi değil de, Nihan’ın evinin pencerelerine çekilmiş kadife bir perde gibi inmişti. Dışarıdaki hayatın o hoyrat gürültüsü, bu evin kalın duvarlarına çarpıp eriyor, içeriye sadece zamanın ağır ağır akan o boğucu sessizliği sızıyordu.
Nihan, antrede durmuş, üzerindeki pahalı ipek bluzun yakasını düzeltiyordu. Ancak parmaklarının ucunda, az evvel terk ettiği o yabancı otel odasının rutubetli havası, teninde ise başka bir adamın nefesinin bıraktığı o görünmez, yapışkan is vardı. Ruhu, çocukluğundan beri aradığı o “filmlerdeki gibi” tutkulu ama yasak anların heyecanıyla sarhoştu; fakat bu sarhoşluk, midesinde ekşi bir tat bırakıyordu. Annesinin, babasının o sessiz varlığını ezip geçen dominant gölgesinde büyürken öğrendiği o çarpık ders, şimdi kendi hayatının senaryosu olmuştu: Huzur sıkıcıdır, tutku ise yıkıcı olsa bile gerçektir.
Tam o sırada salonun kapısı açıldı. Kocası belirdi. Yüzünde, yıllardır Nihan’a sunduğu o “orta düzeyde” ama sarsılmaz, o munis ve şefkatli tebessüm vardı. Adamın bu hali, Nihan’ın içindeki o doyumsuz canavarı hem besliyor hem de onu utancın en dibine itiyordu. Kocasının sevgisi, fırtınalı denizler arayan bir gemi için fazla durgun, fazla güvenli bir limandı.
Adamın elinde, hışırtısı salonun sessizliğini yırtan küçük, şeffaf bir poşet vardı. Kocası, Nihan’a bir mabede yaklaşır gibi, o ürkek ama umut dolu adımlarla yaklaştı. Gözlerindeki parıltı, Nihan’ın az önce başka bir adamın gözlerinde gördüğü o vahşi arzudan o kadar farklıydı ki; bu masumiyet, Nihan’ın yüzüne inen bir tokat gibiydi.
Adam, elindeki poşeti yavaşça kaldırdı. İçinden çıkan şey, Nihan’ın nefesini kesmeye yetti.
İki küçük, pembe, el örgüsü bebek patiği…
Yünleri o kadar yumuşaktı ki, sanki dokunsan parmaklarının ucunda eriyecek birer bulut parçası gibiydiler. O pembe renk, Nihan’ın grilerle ve siyahlarla örülü iç dünyasında öyle şiddetli, öyle acımasız bir tezat oluşturuyordu ki, gözlerini kaçırmak istedi. O patikler, henüz var olmayan bir masumiyetin somutlaşmış haliydi.
Kocası, o iki küçük yün parçasını Nihan’ın titreyen avuçlarına bırakırken, sesi heyecandan hafifçe çatladı:
“Bugün vitrinde gördüm Nihan… Birdenbire içim ısındı. Belki de vaktidir dedim… Belki bu evin o asil sessizliğini, senin gibi zarif bir annenin kucağında büyüyecek bir bebeğin sesi şenlendirir.”
“Asil bir anne…”
Bu sözler, Nihan’ın ruhunun tam ortasına saplanan kızgın bir şiş gibiydi. O an zaman durdu. Nihan’ın avuçlarındaki o tüy kadar hafif patikler, birdenbire dünyanın en ağır yüküne dönüştü. O yumuşak yünler, sanki Nihan’ın günahkar tenine değdiği an kirlenmiş, o masum pembe renk, utancın kızıllığına boyanmıştı.
Nihan’ın çantası, hemen vestiyerin üzerinde duruyordu. O çantanın karanlık dibinde, bir otel odasının manyetik giriş kartı, soğuk ve sert bir gerçeklik olarak bekliyordu. Şimdi, o kartın hemen yanına, bu sıcacık patikleri koyacaktı. İhanetin soğuk metali ile sadakatin sıcak yünü, aynı çantanın içinde birbirine değecekti.
Nihan, kocasının o umut dolu gözlerine bakarken, içinde bir şeylerin onarılmaz bir şekilde kırıldığını hissetti. Ağlamak istedi ama gözpınarları kurumuştu; çünkü o, henüz doğmamış kendi çocuğunun katili olmuştu o gece. Kocasının ona sunduğu o cennet bahçesini, kendi elleriyle ateşe vermişti.
O pembe patikler, Nihan için bir müjde değil; ömrünün sonuna kadar boynunda taşıyacağı, vicdan azabından örülmüş ipekten birer ilmekti artık. Ve nihayet bu gün bu ilmekle bu yolculuğa başlamışdı.
Hemen yanında Leyla… Doğalgazın ulaşmadığı, elektriğin saatle verildiği o sınır köyünden, ailesinin sefaletinden kaçmak için üniversiteye gelmişti. Sınıftaki kızlarla aynı seviyede görünmek, o pırıltılı vitrinlere dokunabilmek için gençlik hayallerini, bekaretin yüceliğini ateşe vermişti. Ailesi onu üniversitede sanırken, o çoktan Topaloğlu’nun “hammadde” listesine girmişti. Acı olan şuydu: Babası bu gerçeği öğrendiğinde kahrından ölmüş, geride dört yetim kardeş ve dul bir anne bırakmıştı. Fakat o, babasının ölümünü bile “üzerimdeki baskı kalktı” diye karşılayacak kadar kalbini köreltmişti. Şimdi o marka çantası, babasının kefeninden daha ağırdı ama o bunu henüz bilmiyordu. Bu yolculuk bilmesine bir vesile olucaktı. Çünki insan tüm bilmediklerini bilerek gider cehennemine…
Orta koltukta, hırsı yüzünden okunan Peyman oturuyordu. O, hem Nihan’ın doyumsuzluğunu hem de Leyla’nın yükselme hırsını yöneten cellattı. Onun ruhu da parçalanmıştı; annesi ve babası boşanmış, annesi iki evlilik daha yapıp her birinden birer çocuk peydahlamıştı. En sonunda tüm çocukları üçüncü kocasına bırakıp başka bir adamla kaçtığında, Peyman sahipsiz kalmıştı. Onu yanına alan babaannesi de ölünce, dayısının karısından her gün dayak yiyerek, itilip kakılarak büyüdü. Bu aşağılanmanın hıncını, kadınların haysiyetini pazarlayarak ve onları birbirine kırdırarak alıyordu.
Ve en arkada, hemen yanımda Topaloğlu… Annesi babasından boşandığında henüz küçüktü. Annesi eve her akşam başka bir adam getirir, Topaloğlu ve kardeşini karanlık odaya hapsederdi. O iki kardeş, annelerinin günahlarına susarak, yüzlerce yabancı erkeğin parasıyla büyüdüler. Kardeşi Avrupa’ya kaçıp izini kaybettirmişti; Topaloğlu ise on yedi yaşında sokaklarda “zehir” satarak başladığı yolculuğunu, şimdi modern bir marketing sistemi gibi çalışan devasa bir fuhuş ağına dönüştürmüştü. O, kapı aralığından izlediği o kirli dünyayı, şimdi bizzat yönetiyordu.
Otobüs, şehrin bittiği, betonun yerini gri duvarlara bıraktığı o ıssızlıkta durdu. Şoförün sesi, bir mezar sessizliğini böler gibi yankılandı:
“Bir sonraki durak: Tımarhane!”
Kapılar gıcırdayarak açıldı. İstisnasız herkes ayağa kalktı. Ne itiraz, ne de bir şaşkınlık… Hepsi, kendi elleriyle ördükleri o kaçınılmaz sona doğru yürüdüler. Karşılarında yükselen devasa binanın girişindeki tabela, onlar yaklaştıkça bir anlığına değişti. Üzerinde sadece şu yazılıydı:
“Kendi Ellerinle Ördüğün Cehenneme Hoş Geldin.”
Onlar o kapıdan içeri süzülürken, ben geriye döndüm. 41 numaralı otobüs, motorunu tekrar çalıştırdı. Kapıları yeni yolcular için tıslayarak açıldı. Durakta bekleyen yeni Leyla’lar, yeni Peyman’lar içeri doluşurken ben yine en arka koltuğa geçtim.
Elimdeki deftere yeni bir sayfa açtım ve not düştüm. Şehir, kendi cellatlarını ve kurbanlarını doğurmaya devam ediyordu. Ve bu otobüs, her seferinde aynı yere varmak üzere, sonsuz bir döngüyle şehrin ışıklarına doğru tekrar süzüldü.
Bu hikayenin fısıldadığı en büyük irfani ve evrensel nasihat şudur:
“İnsan, neyden kaçıyorsa, kaderi orasıdır; ve Cehennem, gidilen bir yer değil, insanın kendi elleriyle içinde inşa edip yanında götürdüğü bir ‘hal’dir.”
Bu hikayenin yazarı, akabinde sana uzanan irfan sesi olarak sözüm budur: “Dışarıda Aranan, İçeride Kaybedilendir:
Nihan “tutkuyu”, Leyla “itibarı”, Peyman “gücü”, Topaloğlu ise “kontrolü” dış dünyada, haramda ve günahta aradı. İrfan ehli der ki; “İçindeki boşluğu dünya ile doldurmaya çalışan, okyanusu bardağa sığdırmaya çalışana benzer; bardak taşar ama okyanus bitmez.” Karakterlerin hepsi, ruhlarındaki o manevi deliği çamurla (günahla) kapatmaya çalıştılar ama çamur kuruyunca döküldü ve delik daha da büyüdü”.
Ey değerli okucum!
Bindiğin otobüsün nereye gittiğine değil, kalbinde ne biriktirdiğine bak. Çünkü son durakta kapılar açıldığında, karşına çıkacak olan şey bir bina değil; yol boyunca heybende biriktirdiğin kendi suretindir.”
(23.01.2026 saat 23:32)
***
