Adı Babam
Fatma Kerküklü
Kalbimin en ücra köşesinde, adını bile bilmediğim derin bir okyanusun dibindeki eşsiz bir inciydi babam. Kimsenin kolay kolay ulaşamadığı, dokununca kırılmasından korktuğum, sadece varlığıyla avunduğum bir inci. Meğer insan bir inciyi değil, ona sahip olmanın verdiği güveni severmiş. Daha önce böyle bir mutluluk hiç düşmemişti yoluma. Huzur Sokağı’ndan hiç geçmemişim meğer. Hiçbir ağacın dibinde durup dinlenmemişim. Çünkü huzur dediğim şey, meğer senin eve gelişindeki anahtar sesiymiş. Kapının açılışıyla birlikte içime dolan o tarifsiz emniyet hissiymiş. Sen varken, dışarısı ne kadar kalabalık ve soğuk olursa olsun, bizim evimiz hep sıcaktı. Soğuğu dışarıda bırakan duvarlar değil, senin varlığındı.
Nasıl başlarım, nasıl bitiririm cümlelerimi bilmiyorum. Yarım kalan bir şey tamamlanır mı ki? Sert kabuğunun altında bir hazine gizliydi. Dışarıdan bakan o vakur duruşun, o az konuşan tavrın altında bambaşka bir derinliğin olduğunu anlardı. O hazineye sahip olmak, dünyanın en büyük mutluluğuydu. O hazine, sen kızdığında dahi kaşlarının arasından okunan merhametindi. O hazine, bize belli etmeden cebimize koyduğun harçlık, geceleri üstümüzü örtüşündü. Hasta olduğumuzda uykundan feragat edip başucumuzda bekleyişindeki şefkatindi.
Bu hayatta en büyük başarın ne diye sorsalar, tereddütsüz “Babamın kızı olmak” derdim. Ne bir diploma, ne bir alkış… Senin soyadını taşımak, senin yolundan yürümeye çalışmak benim en büyük iftihar levham.
Meğer sen bizim güneşimizmişsin. Aldığımız nefesmişsin. Kimsemiz olmasın, bir tek sen ol, yeterdi. Bunu şimdi, sensiz kalan her sabah, nefes almakta zorlandığım demlerde daha iyi idrak ediyorum.
Ölüm de yaşam kadar gerçek. Yaşarken sorgulamadığımız gibi, ölürken de sorgulamamalıyız belki de. Bazı ayrılıklara razı olmak gerekir. Razı olmak… Ne zor kelimeymiş. Razı olamıyor insan, sadece susmayı öğreniyormuş.
Farz edelim ki sen bir güneştin; doğdun, ışık saçtın, gönül bahçemizde çiçekler açtırdın. Sonra hasat gelince batıp gittin. Sen doğunca bizim bahçemiz bahar oldu, sen batınca yapraklarımız sarardı. Sen varken her şeyin bir mevsimi, bir düzeni vardı. Elinin değdiği her şey yeşerirdi. Anlamı olmayan en küçük, en sıradan şeyler bile anlam kazanırdı. Seninle içtiğimiz bir bardak çay mesela, bu kadar mutlu etmemeliydi. O çayın, demlenirken yaydığı koku, böyle derin ve yakıcı bir iz bırakmamalıydı. Seni hatırlatan o kadar çok şey var ki, birinden kaçacak olsam bir diğerine tutuluyorum. Yok, mu bunun bir sonu? İhtiyaç duyarsan ben buradayım demiştin. Şimdi seni sana şikâyet etmek için ihtiyacım var lakin bu sefer de sen yoksun. Karanlık yollardan çıkış sen olmayınca hep çıkmaz sokağa varıyor. Karanlıkta bıraktın, güneşsiz nasıl yaşayacağını bilmeyen bahçeyi. Bize her şeyi öğrettin de bir tek sensiz nasıl yaşanacağını öğretmedin. Sofra kurmayı, insan ayırmamayı, doğru durmayı öğrettin. Ama o sofrada senin sandalyen boşken nasıl oturulur, onu hiç öğretmedin. Şimdi sofralar yine kuruluyor, herkes birbirine bakıyor ama kimse o boş sandalyeye uzun uzun bakamıyor. Meğer yokluk, bir odanın değil, bir sandalyenin boşluğuyla ölçülürmüş. Renkli boyalarla, yol gösterici tabelalar asan babam olmayınca biraz afalladım. Ama kaybolsam da, o yolu çizenin miras bıraktığı pusula hâlâ bende duruyor.
Zaman bir girdap gibi sanki iyi olan, güzel olan ne varsa içine katıp gidiyor. Yağmur bile eskisi gibi samimi yağmıyor artık.
Güneş eskisi gibi ısıtmıyor. Toprak umut vermeyi bıraktı. Velhasıl kelam, tüm güzellikler bizi bıraktı. Yalnızlaşmadık biz, tenhalaştık. Sessizliğin, kimsesizliğin hâkim olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Ev kalabalık ama ses yok. Böyle bir dünyada Allah’tan başka neye tutunabilirdik?
Bazen kelimelerin içinde kayboluyor yüreğim. Konu sen olunca, bildiğim tüm kelimeler mahçup kalıyor. Hangi dağın yamacı seni andırabilir, hangi ağacın gölgesi, gölgenin verdiği huzurla yarışabilir? Söylesene, hangi çiçek kokunu hatırlatabilir? Hiçbiri. Çünkü sen bir dağa değil, dağın ardındaki sığınağa benziyordun. Kökleri olan bir ağaca değil gölgesinin verdiği huzura benziyordun. Dalında duran kırılgan narin bir çiçeğe değil o çiçeğin verdiği umuda benziyordun. Sen iki kanadı olmamasına rağmen gagasında özgürlük taşıyan o kuşa benziyordun. Tıpkı gidişin gibi apansız ve sarsıcı ama bir o kadarda gerçek…
Özlemek… Bu kelime hissettiğim duygunun yükünü taşıyamaz ki. Özlemek hafif kalıyor. Ben seni her nefesimde yokluğunla yaşıyorum. Meğer insan babasını toprağa değil, yüreğine gömüyormuş. Toprağa gömülen çürür, yüreğe gömülen her gün yeniden canlanır ve her gün yeniden canını yakarmış insanın.
Mutluluk…
Mutluluk, her sabah namaz vaktinde başucumuza gelip oturmandı. Tespih tanelerinin birbirine değen o huzurlu sesiyle uyanacağımızı bilecek kadar temiz bir yüreğe sahip olmandı. Ki bu ancak özel bir insanın işi olabilirdi. Gözümü açar açmaz pencerenin önünden süzülen o eşsiz koku, kulağıma değen duyduğum en güzel melodi gibi çınlayan senin sesin ve seccadeye varıncaya dek ruhuma demlenen o sükûnetti.
Mutluluk, uykunun en tatlı, en kıymetli olduğu o vakitte, hiç yorulmadan, hiç bıkmadan dakikalarca başımızı okşayarak bizi uyandırman kadar narin ve nazik bir histi. Mutluluk tam olarak senin varlığındı. Şimdi anlıyorum, mutluluk büyük olaylar değilmiş; o küçük, tekrar eden fedakârlıklarmış.
Peki, şimdi ne olacak? Sen yoksun, bir daha da hiç olmayacaksın. Aramıza ömrüm boyunca hayranlıkla izlediğim o güzel kalbinin yorgunluğu girdi. Söküp atamadığım, alışamadığım bir hasret kaldı geriye senden hatıra.
Senden geriye ne kaldıysa adına “Bir Hasret” dedim.
Bizden geriye kalacak olanlara ise “Bir Ömür”…
Çünkü bu, bir ömre sığmayacak kadar büyük bir hasret…
13.09.2026
***
