SANDIK ŞOKUNUN ARDINDAN WASHINGTON..
Ali BAYATLI / Bağdat
2026 Seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Yenilgisi: Amerikan Güç Hesapları, İçerideki Öfke ve Dünyanın Kaygılarıyla Çatışırken
Seçim yenilgisinin nedenleri, Trump ve Vance’in açıklamaları ile sonuçların küresel ekonomiye ve uluslararası ilişkilere yansımaları üzerine siyasi bir değerlendirme
Büyük seçim yenilgileri, yalnızca siyasi partilerin hanesine yazılan rakamlardan ya da parlamentodaki sandalye dağılımını değiştiren geçici gelişmelerden ibaret değildir. Kimi zaman bu yenilgiler, iktidar sahiplerinin toplumun derinliklerinde yaşanan değişimi okumakta yetersiz kaldığı dönemlerde, bizzat toplumun sandık aracılığıyla kaleme aldığı siyasi mesajlara dönüşür.
Amerika Birleşik Devletleri’nin 3 Kasım 2026 tarihinde gerçekleştirdiği ara seçimlerde yaşananlar da esasen böyle bir tablonun yansımasıydı. Cumhuriyetçi Partinin hem Temsilciler Meclisinde hem de Senatoda çoğunluğu kaybetmesi, Washington’daki güç dengelerini yeniden şekillendirirken Başkan Donald Trump’ın politikalarını, yönetiminin geleceğini ve ABD’nin müttefikleriyle rakipleri arasındaki ilişkilerin seyrini yeniden tartışmaya açtı.
2024 seçimlerinde elde edilen Cumhuriyetçi zaferin üzerinden henüz iki yıl geçmişken Amerikan seçmeni, bu kez Kongrenin her iki kanadında da çoğunluğu Demokratlara verdi. Demokratlar, Senatoda Cumhuriyetçilerin elindeki en az yedi sandalyeyi kazanırken Temsilciler Meclisinde de önemli ilerleme kaydetti. Üstelik bu başarı, Teksas, Kansas, Iowa ve Güney Carolina gibi uzun yıllardır muhafazakâr siyasetin güçlü kaleleri arasında görülen eyaletlere kadar uzandı.
Ortaya çıkan sonuç, Demokratların seçim başarısından çok daha fazlasını ifade ediyordu. Bu tablo, Cumhuriyetçi yönetimin ekonomi politikalarına, İran’a karşı yürütülen savaşa ve giderek ağırlaşan hayat pahalılığına yönelik bir seçmen muhasebesi niteliği taşıyordu.
Ancak meselenin Amerikan iç siyasetini aşan bir başka boyutu daha vardı: Bu seçimler yalnızca ülke içinde yapılan bir siyasi düzeltmenin işareti miydi, yoksa Washington’ın dünyayla kurduğu ilişkilerde daha kapsamlı bir değişimin başlangıcı mıydı?
Cumhuriyetçiler Neden Kaybetti?
Seçim sonuçları dikkatle incelendiğinde yenilginin tek bir nedenden kaynaklanmadığı, aksine zaman içinde biriken ve sandıkta birleşen çeşitli sorunların sonucu olduğu görülüyor.
Savaştan önce de sonra da Amerikan seçmeninin Trump yönetimini değerlendirmede başvurduğu en önemli ölçüt ekonomiydi.
Pew Araştırma Merkezinin 8 Ekim 2026 tarihinde yayımladığı ankete göre kayıtlı seçmenlerin %84’ü ekonomiyi oy tercihlerini belirleyen son derece önemli bir mesele olarak değerlendirirken bu oran demokrasinin geleceği konusunda %73, sağlık hizmetleri konusunda ise %68 düzeyindeydi. AP-NORC tarafından gerçekleştirilen bir başka araştırmada ise katılımcıların %79’u, Trump’ın hayat pahalılığıyla mücadele yöntemlerini onaylamadığını belirtti.
İşte tam bu noktada, resmî ekonomik göstergelerle vatandaşın gündelik hayatında hissettiği ekonomik gerçeklik arasındaki çelişki belirginleşti.
Amerikan ekonomisi büyümeye devam etmiş, işsizlik görece düşük seviyelerde kalmıştı. Buna karşılık gıda, enerji, konut ve hizmet fiyatlarındaki artış, toplumun geniş kesimlerinde ekonomik büyümenin kendi yaşamlarına yeterince yansımadığı düşüncesini güçlendirmişti.
Trump yönetiminin ithalata uyguladığı gümrük vergileri de bu tabloya yeni bir yük ekledi. Beyaz Saray söz konusu politikaları Amerikan sanayisini korumanın bir aracı olarak savunurken birçok ekonomist, vergilerin maliyetinin belirli ölçülerde tüketicilere ve Amerikan şirketlerine yansıyacağı uyarısında bulundu.
Ancak seçimlere damgasını vuran en tartışmalı mesele, Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ortaklığındaki İran savaşıydı.
Başlangıçta belirli askerî hedeflerle gerekçelendirilen operasyonlar, zamanla ekonomik ve stratejik maliyetleri giderek artan uzun soluklu bir krize dönüştü. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan enerji sevkiyatının aksaması, petrol ve akaryakıt fiyatlarını yükselterek savaşın etkilerini doğrudan Amerikan halkının gündelik hayatına taşıdı.
ABC News tarafından yayımlanan seçmen araştırmasına göre katılımcıların %34’ü İran savaşını oy tercihlerini belirleyen temel etkenlerden biri olarak gösterirken hayat pahalılığında bu oran %49, kamu yönetimindeki yolsuzluk konusunda ise %55 oldu.
Bu rakamlar, savaşın Cumhuriyetçilerin yenilgisinde önemli bir rol oynadığını, ancak tek belirleyici unsur olmadığını ortaya koyuyordu.
Brookings Enstitüsünden Elaine Kamarck ve William Galston ise seçimlerden önce Trump’a yönelik kamuoyu desteğinin yaklaşık %39,6’ya gerilemesine dikkat çekerek bir başka sorunun altını çizdi: Cumhuriyetçi Parti içinde bazı adayların seçim kazanma potansiyelinden çok Trump’a gösterdikleri siyasi sadakatin ön plana çıkarılması.
Böylece Cumhuriyetçilerin yenilgisinde üç temel unsur birleşti: Ekonomik memnuniyetsizliğin büyümesi, savaşın siyasi ve ekonomik maliyeti ve partinin geleneksel seçmen tabanının dışındaki kesimlere ulaşmakta zorlanması.
Trump ve Vance: Beyaz Saray’dan Yenilgiye İki Farklı Bakış
Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından en fazla dikkat çeken gelişmelerden biri, yenilginin büyüklüğünden ziyade Başkan Donald Trump ile Başkan Yardımcısı JD Vance’in ortaya koyduğu farklı değerlendirmeler oldu.
Trump, İran savaşının Cumhuriyetçilerin oy kaybında etkili olduğunu kabul etmekle birlikte bu kararı stratejik bir hata olarak nitelendirmeyi reddetti.
The Wall Street Journal’a yaptığı açıklamada şu ifadeyi kullandı:
“Doğru olanı yaptım. Aynı şartlarla yeniden karşılaşsam yine aynı kararı verirdim.”
Petrol ve akaryakıt fiyatlarındaki yükselişin seçmen davranışını etkilediğini kabul eden Trump, buna rağmen İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek için askerî müdahalenin gerekli olduğunu savundu.
Başkan, yenilginin bir diğer nedenini ise bazı Cumhuriyetçi adayların seçmenleri yeterince harekete geçirememesinde gördü. Kendisinin sahip olduğu kişisel desteğin parti adaylarına aynı ölçüde yansımadığını belirterek Fox News’e verdiği röportajda şöyle konuştu:
“Ben de oy pusulasında olsaydım kazanırdık.”
Trump, seçim sonrasındaki siyasi dönemin sınırlarını da çizdi. Demokratlarla iş birliğine açık olduğunu belirtirken uygun bulmadığı yasal düzenlemeleri başkanlık vetosuyla engelleyeceğini açıkça dile getirdi.
Başkan Yardımcısı JD Vance ise yenilginin nedenlerini açıklarken çok daha doğrudan bir yaklaşım benimsedi.
Vance, 4 Kasım’da X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:
“Kaybetmemizin nedeni savaştı. Başkan da dün gece aynı şeyi söyledi.”
Vance’e göre Cumhuriyetçi Partinin geleceği üzerine yapılacak samimi bir değerlendirme, öncelikle bu gerçeğin kabul edilmesiyle başlamalıydı.
Başkan Yardımcısı, 2024 yılında Trump-Vance ikilisine oy veren bazı seçmenlerin 2026 seçimlerinde Demokratlara yöneldiğini belirtti. Bunun nedenlerini ise İran savaşının sona erdirilmesi, enflasyon ve hayat pahalılığıyla mücadele edilmesi, Amerikan çıkarlarına öncelik verilmesi ve İsrail’le ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi yönündeki beklentilerle açıkladı.
Bu sözlerin siyasi ağırlığı, yönetimin karşısındaki bir muhaliften değil, doğrudan Başkan Yardımcısından gelmesiydi.
Trump, seçim maliyetine rağmen askerî kararın doğruluğunu savunurken Vance, aynı maliyeti yenilginin merkezine yerleştiriyordu.
Bu durum, iki isim arasında resmî bir siyasi ayrılık bulunduğu anlamına gelmese de önceliklerin değerlendirilmesi bakımından önemli bir farklılığa işaret ediyordu. Trump meseleyi ulusal güvenlik penceresinden ele alırken Vance, dış politika yükümlülüklerinin toplumun iç beklentilerinin önüne geçmesi hâlinde siyasi desteğin aşınabileceği uyarısında bulunuyordu.
Özellikle Vance’in 2028 başkanlık seçimleri için adı geçen Cumhuriyetçi siyasetçilerden biri olması, bu açıklamaların yalnızca seçim yenilgisine ilişkin bir değerlendirme olarak değil, partinin gelecekteki siyasi yönelimine dair bir işaret olarak da yorumlanmasına yol açabilir. Bununla birlikte Vance, henüz resmî bir adaylık açıklamasında bulunmuş değil.
Dünya Seçim Sonuçlarını Nasıl Okuyor? Ekonomiden Stratejik İttifaklara
Amerikan seçimlerinin etkileri Washington’ın siyasi sınırlarıyla sınırlı kalmadı. Çünkü ABD ekonomisi, sıradan bir ulusal ekonomi olmanın ötesinde küresel finans sisteminin başlıca merkezlerinden biridir.
Doların uluslararası ticarette ve merkez bankalarının rezervlerinde oynadığı belirleyici rol, Amerikan faiz kararlarının sermaye hareketleri üzerindeki etkisi ve ABD’nin dünya ticaretindeki ağırlığı, Washington’da yaşanan siyasi değişimleri diğer ülkeler açısından da önemli hâle getiriyor.
Seçimlerin ardından 4 Kasım’da finans piyasalarında ilk tepkiler görüldü. Dolar değer kaybederken Amerikan Hazine tahvillerinin getirileri geriledi. Küresel piyasalarda başlangıçta dalgalanmalar yaşandı; ardından seçim belirsizliğinin azalmasıyla hisse senetlerinde yükselişler kaydedildi.
En dikkat çekici hareket ise enerji piyasalarında yaşandı.
Petrol fiyatları, İran’la savaşı sona erdirmeye yönelik diplomatik girişimlerin yeniden hız kazanabileceği beklentisiyle çarşamba günü gerçekleşen işlemlerde %8’in üzerinde düştü.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Piyasaların diplomatik çözüm beklentisini fiyatlaması, barış anlaşmasının kesinleştiği veya petrol fiyatlarındaki düşüşün kalıcı olacağı anlamına gelmiyor.
Seçim sonuçlarının uluslararası alandaki olası etkileri ise beş temel başlık altında değerlendirilebilir.
Avrupa ve NATO: Yeni Bir Müzakere Alanı
Demokratların Kongrede çoğunluğu ele geçirmesi, Avrupalı ortaklara ticari anlaşmazlıklar, gümrük vergileri ve Ukrayna’ya yapılacak askerî yardımlar konusunda daha geniş bir müzakere alanı sağlayabilir.
Bununla birlikte bu gelişme, Trump’ın Avrupa politikasının sona ereceği anlamına gelmez. Amerikan Başkanı hâlâ önemli yürütme yetkilerine sahiptir. Ayrıca Atlantik ittifakı çerçevesindeki güvenlik ve ticaret ilişkileri, yalnızca Kongredeki çoğunluğun değişmesiyle ortadan kalkmayacak kurumsal yükümlülüklere dayanmaktadır.
Çin ve Asya: Ticaret Dengelerinde Yeni Hesaplar
Pekin yönetimi, seçim sonuçlarının ardından Trump’ın ticaret müzakerelerindeki siyasi konumunu yeniden değerlendirebilir.
Japonya, Güney Kore ve diğer Asya ülkeleri de Washington’la yatırım ve ticaret alanlarında üstlendikleri yükümlülüklerin zamanlamasını gözden geçirebilir.
Ancak ABD ile Çin arasındaki ticaret, teknoloji ve stratejik güvenlik rekabetinin iki büyük Amerikan partisinde de geniş destek bulduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla bu alanda köklü bir değişim beklemek için henüz yeterli neden bulunmuyor.
Hindistan açısından ise yeni siyasi tablo, özellikle gümrük vergileri ile tarım ve sanayi sektörlerinin korunmasına ilişkin ticari müzakerelerde daha elverişli koşullar oluşturabilir.
Rusya ve Ukrayna: Kongrenin Artan Etkisi
Demokratların Kongrede kontrolü sağlaması, Ukrayna’ya yeni yardımlar yapılması yönündeki baskıları artırabilir. Aynı şekilde Trump yönetiminin Moskova politikası ve Rus enerji sektörüne uygulanan yaptırımlar üzerindeki denetim de güçlenebilir.
Bununla birlikte Kongrenin bu yöndeki taleplerini uygulamaya dönüştürebilmesi, yasama uzlaşmasına ve gerektiğinde başkanlık vetosunun aşılmasına bağlıdır. Mali kaynakların sınırlılığı ve askerî teçhizatın temini gibi sorunlar da sürecin önemli unsurları olmaya devam edecektir.
İran, İsrail ve Körfez Ülkeleri: Savaşın Gölgesinde Diplomasi Arayışı
Seçimlerin dış politikaya etkisinin en belirgin biçimde hissedilebileceği alanlardan biri Orta Doğu’dur.
Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinde İran savaşının oynadığı rol, özellikle enerji maliyetleri ve askerî harcamalar yüksek seviyelerde kalmaya devam ederse Trump yönetimini diplomatik çözüm arayışlarına daha fazla ağırlık vermeye yöneltebilir.
Buna karşılık Tahran’ın seçim sonuçlarını Washington’ın siyasi açıdan zayıfladığı şeklinde yorumlaması, yanlış hesaplamalara ve yeni gerilimlere yol açabilecek bir ihtimaldir.
İsrail ise askerî yardımlar ve bölgesel operasyonları konusunda Kongreden daha sıkı bir denetimle karşılaşabilir. Ancak bunun ABD-İsrail stratejik ittifakının sona ermesi anlamına gelmediği açıktır.
Körfez ülkeleri bakımından ise geniş çaplı bir savaş ihtimalinin azalması, enerji piyasalarının istikrarı, deniz taşımacılığının güvenliği ve uluslararası yatırımlar açısından önemli bir gelişme olacaktır.
Küresel Ekonomi ve Teknoloji: Belirsizlik Henüz Sona Ermedi
Demokratların büyük teknoloji şirketleri ve yapay zekâ veri merkezleri üzerindeki düzenleyici denetimi artırmaya yönelmesi, özellikle Asya’daki yarı iletken ve teknoloji şirketlerine yatırım yapan çevrelerde yeni kaygılar doğurabilir.
Aynı şekilde vergi politikaları, kamu harcamaları ve federal borçlanma konusunda Beyaz Saray ile Kongre arasında yaşanabilecek anlaşmazlıklar, dolar ve tahvil piyasalarında yeni dalgalanmalara neden olabilir.
Dolayısıyla dünya ekonomisinin bu seçimlerden ne ölçüde kazançlı ya da zararlı çıkacağını yalnızca sandık sonuçları belirlemeyecektir. Asıl belirleyici olan, Washington’ın yürütme ile yasama arasındaki görüş ayrılıklarını nasıl yöneteceği, İran savaşının hangi yöne evrileceği, enerji fiyatlarının seyri ve Amerikan para politikasındaki gelişmeler olacaktır.
Seçimler Irak ve Orta Doğu İçin Ne Anlama Geliyor?
Irak açısından Amerikan seçimlerinin önemi, Washington’la yürütülen diplomatik ilişkilerin çok ötesine uzanmaktadır. Çünkü bu sonuçlar, bölgesel güvenlik ortamını ve Irak’ın mali istikrarını etkileyebilecek gelişmelerin önünü açabilir.
Devlet bütçesi büyük ölçüde petrol gelirlerine dayanan Irak, uluslararası enerji fiyatlarındaki dalgalanmalardan doğrudan etkilenmektedir.
Seçim sonuçları ABD ile İran arasında gerilimi azaltacak bir uzlaşmaya katkı sağlarsa bölge, deniz taşımacılığının daha güvenli hâle gelmesinden, yatırımların artmasından ve enerji arzının istikrara kavuşmasından yararlanabilir.
Buna karşılık petrol fiyatlarında yaşanabilecek kalıcı bir gerileme, Irak’ın bütçe gelirlerini olumsuz etkileyebilir.
ABD’nin İran politikasında gerçekleşebilecek herhangi bir değişiklik, Irak’ın çevresindeki siyasi ve güvenlik ortamına, enerji ve ticaret ilişkilerine ve bölgesel güç dengelerine de yansıyacaktır.
Türkiye açısından bakıldığında ise tablo farklı ama aynı ölçüde önemlidir.
NATO üyesi ve ABD’nin önemli ortaklarından biri olan Türkiye’nin Washington’la ilişkileri; yeni Kongrenin savunma, yaptırımlar, ticaret ve bölgesel politikalar konusundaki yaklaşımından etkilenebilir.
Ancak şu ana kadar iki ülke arasındaki ilişkilerin kesin olarak hangi yönde değişeceğini ortaya koyan yeni kararlar bulunmamaktadır.
Asıl mesele, Orta Doğu ülkelerinin seçimlerden sonra yalnızca Trump’ın ne söyleyeceğine değil, Kongrede çoğunluğun siyasi rakiplerine geçmesiyle birlikte söylediklerinin ne kadarını hayata geçirebileceğine de bakacak olmasıdır.
Amerikan Siyasetinde Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?
Cumhuriyetçilerin Kongrede çoğunluğu kaybetmesini Trump yönetiminin sona ermesi şeklinde yorumlamak ne kadar yanlışsa Demokratların zaferini Amerikan dış politikasında köklü bir değişimin kesin başlangıcı saymak da o kadar aceleci bir değerlendirme olacaktır.
Beyaz Saray, diplomasi, ulusal güvenlik ve yürütme kararları konusunda önemli yetkilerini korumaktadır. Buna karşılık yeni Kongre, yasama süreçlerini sınırlandırma, yönetimin politikalarını soruşturma ve bütçe ödenekleriyle üst düzey atamalar üzerinde etkili olma imkânına sahiptir.
Böylece ABD, yürütme ile yasamanın farklı siyasi partilerin kontrolünde olduğu yeni bir döneme girmektedir. Bu tablo, kurumlar arasında daha geniş uzlaşmaları zorunlu kılabileceği gibi siyasi tıkanıklıkları da derinleştirebilir.
Ancak seçimlerin ortaya koyduğu belki de en önemli gerçek, devlet yönetiminde kişisel popülerliğe dayanmanın sınırlarıdır.
Bir lider, seçim meydanlarında binlerce insanı etrafında toplayabilir. Kalabalıkların coşkusunu harekete geçirebilir, kendi siyasi söylemini milyonlara ulaştırabilir. Fakat aynı lider, hayat pahalılığı altında ezilen vatandaşına dış politikada alınan kararların ekonomik bedelini kabul ettirmekte aynı başarıyı gösteremeyebilir.
Çünkü seçmen, devletin dünyada ne kadar güçlü göründüğüyle ilgilendiği kadar, kendi evinde ne kadar güvende ve huzurlu yaşayabildiğine de bakar.
2026 Amerikan seçimleri, Cumhuriyetçi Partinin çöktüğünün ilanı olmadığı gibi Demokratlara verilmiş sınırsız bir yetki de değildir. Bu sonuçlar, ekonomi, savaş ve uluslararası ittifakların iç içe geçtiği bir dönemde Amerikan siyasetindeki güç dengelerinin yeniden dağıtılmasından ibarettir.
Belki de bütün bu gelişmelerin en çarpıcı çelişkisi şudur: Amerikan gücünü yeniden tesis etmeyi siyasi programının merkezine yerleştiren bir yönetim, sonunda kendisine bu gücün büyüklüğünü değil, bedelini soran seçmenlerle karşı karşıya kaldı.
Trump, doğru kararı verdiğini ve gerektiğinde aynı kararı yeniden alacağını söyledi. Vance ise savaşın seçim yenilgisinin temel nedeni olduğunu savundu.
Bu iki açıklama arasında, sıradan bir parti rekabetinden çok daha derin bir siyasi açmaz saklıdır:
Bir süper güç, dünya üzerindeki nüfuzunu korurken bu nüfuzun maliyetinin kendi vatandaşlarının devlete duyduğu güveni aşındırmasını nasıl önleyebilir?
Dünya, Amerikan seçimlerinin ardından yalnızca Kongreye girecek yeni isimleri izlemiyor. Washington’ın önceliklerini yeniden belirleyip belirlemeyeceğine, ticaret ve askerî politikalarını gözden geçirip geçirmeyeceğine, müttefikleriyle rakipleri arasındaki ilişkilerde yeni bir denge arayıp aramayacağına da bakıyor.
Çünkü uluslararası siyasette bir devletin gücü, yalnızca başkalarına neyi kabul ettirebildiğiyle ölçülmez. Asıl güç, kendi toplumunun güvenini koruyabilmesinde ve sahip olduğu kudreti istikrarın hizmetine sunabilmesindedir.
Zira güç, istikrarın teminatı olmalıdır; istikrar, gücün sürekli ödenen bedeli değil.
