IRAK’TA SİLAH VE DEVLET OTORİTESİ: YENİ BİR DÖNEM
ALİ BAYATLI – BAĞDAT
Irak, bugün iç siyasetinde yeni bir döneme adım atıyor; siyasi güçler ve silahlı grupların tutumlarında büyük ve anlamlı değişimler gözlemleniyor. Bu gelişmeler, gerçek ve ümit vadeden bir dönüşümün habercisi niteliğinde. Görülüyor ki Irak, nihayetinde devlet ailesine gerçek bir aidiyet gösterme ve küresel barışçıl ve demokratik çerçevede uyum sağlama arzusunu ortaya koyuyor; bu, yapıcı ve medeni bir iradeyi simgeliyor. Bu değişim, Irak halkının güçlü ve istikrarlı bir devlet inşa etme iradesini yansıtıyor; barış, ulusal uzlaşı ve kalkınma temelleri üzerine kurulu bir geleceği işaret ediyor.
Irak’ta uzun yıllardır siyasetin gölgesinde kalan en ağır soru yeniden sahneye çıkıyor:
Devlet mi güçlü olacak, yoksa silah mı?
Siyasi sahnesinde yaşanan dönüşümler bağlamında, son dönemde silahlı grupların liderleri ile bazı siyasi güçlerin, silah dosyasının yeniden düzenlenmesi ve silahın devletin resmi kurumlarıyla sınırlandırılması gerekliliği konusunda dikkat çekici bir görüş birliği sergilediği görülmektedir. Bu yaklaşımlar, devletin itibarının yeniden tesis edilmesi ve egemenlik otoritesinin güçlendirilmesi gerektiğine yapılan vurgu ile birlikte, birbirine yakın zamanlarda dile getirilmiş olup, hakim siyasi ve güvenlik söyleminde niteliksel bir değişime işaret etmektedir.
Bu gelişme, devlet denetimi dışında kalan silah meselesini yeniden gündemin merkezine taşımıştır. İç, bölgesel ve uluslararası düzeyde iç içe geçmiş bir ortamda; artan dış baskılar, açık Amerikan mesajları ve mevcut durumun sürdürülmesinin siyasi, ekonomik ve güvenlik maliyetlerine dair yerel uyarılar bu süreci hızlandırmıştır. Tüm bu göstergeler, Irak’ın devlet ile silahlı yapılar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayabilecek ve güvenlik yönetiminde farklı bir yol açabilecek yeni bir dönemin eşiğinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede, Ensarullah el-Evfiya Hareketi Genel Sekreteri Haydar el-Garavi, kamuoyuna açık bir tutumla, siyasi sürecin ortaya çıkardığı geniş temsilin, kamu yararını gerçekleştirecek şekilde devlet yönetimi için yeterli meşruiyet sağladığını ifade etmiştir. Garavi, önümüzdeki dönemin ortak bir ulusal sorumluluk bilinci gerektirdiğini, fraksiyon mantığından devlet mantığına geçilmesinin ve resmi kurumların rolünün güçlendirilmesinin zorunlu olduğunu vurgulamıştır.
ABD’nin terör listelerinde yer alan silahlı yapılardan birinin lideri olan Garavi, devletin tam egemenliğinin tesis edilmesinin, silahın yalnızca meşru kurumların elinde toplanmasıyla mümkün olacağını belirtmiştir. Bu kurumları; Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı, Savunma ve İçişleri Bakanlıkları, Haşdi Şabi Kurumu ve diğer tüm güvenlik birimleri olarak sıralamış; bu yaklaşımın güvenlik kararlarında birlik sağlayacağını ve güç merkezlerinin çoğalmasını engelleyeceğini dile getirmiştir. Ayrıca, savunma kapasitelerinin geliştirilmesini ve ulusal egemenliği koruyabilecek profesyonel bir güvenlik sisteminin inşa edilmesini desteklediğini açıklamış; şehitlerin fedakarlıkları ile yaralıların çabalarının ahlaki ve ulusal bir emanet olduğunu vurgulamıştır. Garavi, açıklamalarını, halkın güveninin büyük bir sorumluluk olduğu ve bunun ancak güçlü, adil, vatandaşlarının onurunu koruyan bir devlet inşa edilerek muhafaza edilebileceği ifadeleriyle tamamlamıştır.
Aynı 24 saatlik süre içerisinde, Garavi’nin söylemi; Asaib Ehl el-Hak lideri Kays el-Hazali, İmam Ali Tugayları Genel Sekreteri Şibl ez-Zeydi ve Hikme Hareketi lideri Ammar el-Hekim’in açıklamalarıyla örtüşmüştür. Bu isimlerin tamamı, devlet otoritesinin desteklenmesi ve silahın devlet tekelinde toplanması gerektiği üzerinde durmuştur. Hazali, yaptığı bir konuşmada, silahlı yapıların artık devletin bir parçası haline geldiğini ve bu aidiyetin sorumluluklarını taşıdıklarını ifade ederek, silahın resmi kurumlarla sınırlandırılması ilkesine olan inancını ve bunun sahada hayata geçirilmesi için gerekli adımların atılacağını belirtmiştir. Şibl ez-Zeydi ise, uzun bir açıklamasında, Haşdi Şabi güçlerinin halkın güvenini kazandıktan sonra yalnızca güvenlik alanında değil, ekonomik koşulların iyileştirilmesinde de ahlaki bir sorumluluk üstlendiğini, bunun da silahın devlet kontrolü altında tutulmasıyla mümkün olduğunu vurgulamıştır.
Bu tutumlar, Hikme Hareketi lideri Ammar el-Hekim’in açıklamalarıyla eş zamanlı olarak dile getirilmiş; Hekim, silahın yalnızca devletin elinde olması gerektiğini, bunun anayasa ile uyumlu ve tamamen Irak halkının iradesine dayalı bir tercih olduğunu ifade etmiş, silahın siyasi baskı aracı olarak kullanılmasını kesin bir dille reddetmiştir.
Benzer şekilde, Şii Ulusal Hareket lideri Mukteda el-Sadr da daha önce, silahın ordu ve resmi güvenlik güçleriyle sınırlandırılması çağrısını yinelemiş ve kontrolsüz silah ile devlet dışı grupların oluşturduğu tehlikelere dikkat çekmiştir.
Bu söylem değişikliği, Iraklı ve Amerikalı yetkililerden, ayrıca Haşdi Şabi’nin eski komutanlarından gelen ve silahın devlet dışı kalmasının sonuçlarına karşı uyaran bir dizi iç ve dış mesajın doğrudan yansıması olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Ebu’l-Fadl el-Abbas Tugayları’nın eski komutanı Evs el-Hafaci, silahlı gruplara silahlarını gönüllü olarak teslim etmeleri çağrısında bulunmuş; yeni bir siyasi ve güvenlik gerçekliğinin şekillendiğine işaret etmiş ve İran’ın Irak siyasetindeki doğrudan etkisinin azaldığını dile getirmiştir.
Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin de bir medya röportajında, ABD’nin yaptırım listelerinde yer alan kişi ve yapılarla çalışmanın zorluklarına dair açık mesajlar verdiğini, Amerikan yasalarının bu tür ilişkileri ciddi şekilde kısıtladığını belirtmiştir. Hukuk Devleti Koalisyonu lideri Nuri el-Maliki ise, bazı silahlı grupların devlet kurumlarıyla bütünleşme ve ağır silahlarını teslim etme yönünde istekli olduklarını açıklamıştır.
DEAŞ’a karşı kazanılan zaferin yıl dönümünde, ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya da silahlı grupların silahsızlandırılması çağrısında bulunarak, Irak’ın iki seçenekle karşı karşıya olduğunu ifade etmiştir: egemenliği pekiştirip güçlü bir devlet inşa etmek ya da parçalanma ve gerileme sürecine sürüklenmek. Savaya, kontrolsüz silah meselesinin çözümünün, Irak’ın bölgesel konumunu güçlendirmesi ve etkili bir devlet haline gelmesi için temel şart olduğunu vurgulamıştır.
Bu süreçle eş zamanlı olarak, ABD Hazine Bakanlığı; İran’ı destekleme, yaptırımları delme, silah kaçakçılığı ve yolsuzluk suçlamalarıyla bazı kişi ve şirketlere yaptırım uygulamış; ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği ise “İran’ın vekilleri” olarak nitelendirdiği gruplara yönelik baskının süreceğini, bu yapıların Irak’ın egemenliğini zayıflattığını ve Amerikan çıkarlarını hedef aldığını açıklamıştır.
Daha önce de ABD Dışişleri Bakanlığı, bazı Iraklı grupları yabancı terör örgütleri listesine almış; bu yapıların Amerikan güçleri ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit eden faaliyetlerde bulunduğunu ve İran Devrim Muhafızları ile yakın ilişki içinde olduklarını belirtmiştir. Washington, benzer gruplara yönelik önceki sınıflandırmaları da hatırlatarak, bu yapıların mali ve askeri destek aldığını ve Irak’ta silahlı saldırılara karıştığını vurgulamıştır.
İç siyasi söylem ile uluslararası baskıların kesişmesi, Irak devletinin tarihinde kritik bir döneme işaret etmektedir. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı, siyasi güçler ile silahlı yapıların bu söylem değişikliğini somut adımlara dönüştürme kapasitesine bağlıdır. Nihai hedef, silahın hukukun emrinde olduğu, tek merkezli ve güçlü bir güvenlik sisteminin inşa edilmesi olmalıdır.
Silahın Devlet Tekelinde Toplanmasına Dair Tutumların Yakınlaşması Ne Anlama Geliyor?
Silahlı grupların liderleri ile Iraklı siyasi aktörlerin, silahın devletle sınırlandırılması gerekliliği konusunda sergilediği bu yakınlaşma, ülkenin siyasi ve güvenlik denkleminde önemli bir gelişmeye işaret etmektedir. Bu durum, yalnızca geçici açıklamalar olarak değil, iç ve dış baskıların dayattığı yeni bir gerçekliğe verilen stratejik bir yanıt olarak okunmalıdır.
Yıllar boyunca Irak’ta, devlet kurumlarının yanı sıra ciddi siyasi ve güvenlik etkisine sahip silahlı güçlerin varlığıyla şekillenen bir güç ikiliği yaşanmıştır. Ancak bu yapı, hem iç istikrar hem de dış ilişkiler açısından giderek daha yüksek bir maliyet üretmiştir. Bu da birçok lideri, söylemlerini ve sistem içindeki konumlarını yeniden gözden geçirmeye itmiştir.
Uluslararası baskılar, özellikle de ABD kaynaklı olanlar, bu dönüşümün başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Yaptırımlar, terör listeleri ve silahlı yapılarla çalışmanın zorluklarına dair açıklamalar, mevcut durumun sürdürülmesinin Irak’ı daha fazla izolasyona sürükleyeceği mesajını net biçimde vermiştir.
Bu koşullar, silahlı grupları “egemenlik” ve “devletin itibarı” kavramlarını merkeze alan yeni bir söylem benimsemeye yöneltmiştir. İçeride ise, kontrolsüz silaha yönelik toplumsal hoşnutsuzluk, devletin zayıflaması, hizmetlerin aksaması ve ekonomik gerileme ile ilişkilendirilmekte; bu da silahlı yapıların kendilerini devletin bir parçası olarak yeniden tanımlama çabasını güçlendirmektedir.
Buna rağmen temel soru hala geçerlidir: Bu değişim gerçek ve kalıcı mı, yoksa geçici bir siyasi yeniden konumlanma mı? Zira silahın devlet tekelinde toplanması, yalnızca söylemlerle değil; açık, kararlı ve uygulanabilir adımlarla mümkündür.
Birçok gözlemciye göre, bazı gruplar bu söylemle zaman kazanmayı ya da değişen bölgesel ve uluslararası dengeler karşısında imajlarını düzeltmeyi hedeflemektedir.
Bugün yaşananlar, Irak devleti için nadir bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatın doğru değerlendirilmemesi ya da yalnızca söz düzeyinde kalması halinde, ülke yeniden siyasi ve güvenlik riskleriyle dolu bir döngüye sürüklenebilir.
Son tahlilde Irak, açık bir yol ayrımındadır: tek devlet, tek silah ve tek karar yönünde kararlı bir ilerleme ya da devleti ve toplumu yıpratan krizler sarmalının devamı.
